|
Bir müddet zeytin yiyeceğiz |
|
|
 |
 |
Okunma |
|
633 |
Bir müddet zeytin yiyeceğiz
Bir müddet zeytin yiyeceğiz
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini
söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi.
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun
üzerine sekreter birden ciddileşti:
ozet">Bir müddet zeytin yiyeceğiz sonra...
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun
üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi. Kendisini karşılayan
sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter
birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi. "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca,
hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl
oldu." dedi. Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle
mi.?" diyebildi sadece. Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı.
Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini
toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
"Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle
görüşebilir miyim?" dedi. Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar
beyefendiye, "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün
olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim." dedi ve telefona
yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu. "Kendimi ona ben tanıtmak
istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra
mütebessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni
takip edin." dedi. Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle döşenmiş geniş
bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak,
'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebessim
gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr.
Mehmet Baydemir." dedi. "Bendeniz de Selim Cebeci. Lütfen buyurun, oturun."
dedi, genç iş adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz: "Yirmi üç yıl, tam yirmi
üç yıl. Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu
ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu. "Ama o büyük insanın
elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam." Yaşarmış
gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın
mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim
Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer
hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi,
Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir
anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri
sevinçle parladı. "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.
Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve
"Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi. Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı. "Uzun
yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi. Selim Bey gülen gözlerle
profesöre bakarak "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün
şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. "Emanet mi?" dedi. Selim Bey cevap vermeden
yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip
telefonu kapattı. Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı,
odaya iyi giyimli bir bey girdi.
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı.
Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey,
misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki
şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden
buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt
dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen
memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini
göstererek, "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî
destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken
yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs
vermedim.' diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum." dedi
ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı. Sonra gözleri portrenin
altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş
oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede
bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı
tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle
de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice
inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz
ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu. Ancak her seferinde biraz daha artan bir
merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede:
"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha
sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, "Selim Bey
merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim."
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak:
"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra
ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı.
Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu. Hatırlıyorum
da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza
bedel, yalnızca zeytin... Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye
sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç
gitmiyor. Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz,
sonra...' dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi, 'Alışacağız.'
dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları
gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve
taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: 'Bu
evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı. Bunun üzerine
babam: 'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi. Gittiğim özel okuldan
ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi
umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.
Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı
hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark
etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde
gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey
söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.'
dedim. Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra
alışacağız.' dedi.
Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise
küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan
gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın
küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih
vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu
ödeme niyetinde olanın kefilidir.' Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla
alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok farklı bir yüz
ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket
getirmişti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu.
Bizi bir araya topladı. 'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyor musunuz?'
dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini
kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı
ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu. Cebinden
gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde
babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu
gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam,
beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı.
Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet
kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim. Borcumu
ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün
kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını
vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise,
Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı."
dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını
giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret
nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar
bütün kazancın alacaklılarının hakkıdır.' diyor".
Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı,
sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı. "Babanız
sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra
anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim Beye döndü ve "Siz
ne yapardınız?" diye sordu. Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet
zeytin yerdim, sonra..." dedi ve gülümsedi. O sırada kapı çalındı, biraz önceki
beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp
çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı. 'Buyurun,
yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular
içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya
boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını
ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya
başladı.
"Sevgili Mehmet Bey oğlum, Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur
olduğumuzu... Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak
eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet
sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım.
Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve
ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira
sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç
gece ağladım onu Rabb'im bilir. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle
altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın
tamamını ödemiş olacağım. Sevgilerimle, Nazif Cebeci."
Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir
çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu. Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı.
Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bir ara yaşlı gözlerle babasının
siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer
sevinçle bakıyor gibiydi
Etiketler :
|
Yorumlar |

|
|